CHP’de yenilenme ve güven siyaseti

04.11.2026
CHP’de yenilenme ve güven siyaseti

AV. AZİZ ERBEK

Türkiye’nin siyasal hayatında asıl ihtiyaç, değişim iradesinin güvenilir bir ahlaka ve uygulanabilir bir programa kavuşmasıdır. Cumhuriyet Halk Partisi bakımından bu ihtiyaç, doğrudan kendi örgütüne bakmayı gerektiriyor. Ülkeyi dönüştürme iddiası taşıyan bir parti, eleştirdiği yönetim alışkanlıklarının kendi içinde kök salmasına izin veremez. Topluma önerdiği adaleti, liyakati ve katılımı önce kendi kararlarında görünür kılmalıdır. İktidara hazırlanmanın en inandırıcı yolu, yönetme anlayışını bugünden göstermektir.

“Yüz çiçek açsın, yüz düşünce okulu yarışsın” çağrısını bugün özgür tartışmaya duyulan ihtiyacın ifadesi olarak yeniden düşünmek mümkündür. Ancak düşüncelerin çoğalması, onları dinleyecek bir siyasal kültür bulunduğunda anlam taşır. Söz söylemenin bedeli dışlanmak, eleştirinin karşılığı sadakatsizlikle suçlanmak olursa, toplantılar yapılır ama düşünce gelişmez. Bir partinin canlılığı, farklı görüşlerin varlığına tahammül etmesinde değil, bu görüşlerden öğrenebilmesinde ortaya çıkar.

CHP’nin önündeki yenilenme meselesi bu nedenle birkaç ismin değişmesine indirgenemez. Gerekli olan, ideolojik açıklıkla örgütsel demokrasiyi bir arada kuracak ciddi bir muhasebedir. Cumhuriyetçilik, laiklik, halkçılık ve bağımsızlık gibi kurucu değerlerin bugünün toplumsal sorunları karşısındaki anlamı yeniden anlatılmalıdır. Bu değerler; bir gencin eğitim hakkıyla, bir işçinin güvencesiyle, bir kadının eşit yurttaşlığıyla ve bir çiftçinin üretimini sürdürebilmesiyle buluştuğunda yaşayan bir programa dönüşür.

Böyle bir muhasebenin ilk şartı özeleştiridir. Kendi hatasını kabul edemeyen bir siyasal yapı, başkasının hatasını eleştirirken de inandırıcılığını yitirir. Yanlış tercihler, kapalı karar süreçleri ve kişisel yakınlıklara dayanan görevlendirmeler varsa bunları konuşmak partiyi zayıflatmaz. Asıl zayıflama, sorunları bilip susmakla başlar. Birlik adına hatayı örtmek, zamanla hatayı kurumsallaştırır. Gerçeği savunmak, aynı ölçüyü kendi çevresine de uygulayabilme cesaretini gerektirir.

İngiliz filozof John Stuart Mill, Özgürlük Üzerine adlı eserinde “Bir meselenin yalnızca kendi tarafını bilen kişi, o tarafı da pek az bilir” der. Bu söz, karşıt görüşleri dinlemenin kendi düşüncemizi sınamanın da bir yolu olduğunu hatırlatır. Parti içindeki çoğulculuk, ortak amacı aşındırmak zorunda değildir; doğru işlediğinde o amacı daha sağlam temellere oturtur. Üyelerin yalnızca kararları onaylayan bir kalabalık olarak görüldüğü yerde örgüt bilinci daralır. Sözün ve sorumluluğun paylaşıldığı yerde ise ortak sahiplenme güçlenir.

Elbette çoğulculuk, ilkesizlik anlamına gelmez. Kamu yararını kişisel çıkara feda eden davranışlarla düşünce farklılığını birbirinden ayırmak gerekir. Yeni bir öneriyi benimsememek, yöneticiyi eleştirmek ya da aday belirleme yöntemine itiraz etmek tek başına sadakatsizlik sayılamaz. Buna karşılık kayırmacılık, görevin özel menfaat için kullanılması ve hesap vermekten kaçınma karşısında açık kurallar işletilmelidir. Disiplin, kişilere bağlılığı koruyan bir araç olmaktan çıkıp ortak ahlaki ilkeleri güvenceye alan bir mekanizma hâline gelmelidir.

Siyasal partiler için en aşındırıcı tehlikelerden biri, görevlerin zaman içinde kişisel mülkiyet gibi algılanmasıdır. Bir belediye başkanlığı, örgüt yöneticiliği ya da meclis üyeliği, hiç kimseye bulunduğu çevrenin sürekli sahibi olma hakkı vermez. Uzun süre aynı dar ilişkiler içinde dolaşan yetki, yeni insanların önünü kapatabilir; emek veren üyelerde adalet duygusunu zedeleyebilir. Böyle bir kapanmaya karşı çözüm, kişisel hesaplaşmalar değil, herkes için geçerli ve denetlenebilir kurallar oluşturmaktır.

Liyakat tam da burada somutlaşmalıdır. Göreve getirilecek kişinin bilgisi, deneyimi, emeği ve etik tutarlılığı hangi ölçütlerle değerlendiriliyor? Adaylık yolları kimlere açık? Gençler ve kadınlar karar süreçlerine gerçekten katılıyor mu? İşe alımlarda ve kamusal kaynakların kullanımında eşitlik nasıl sağlanıyor? Bu soruların cevapları belirsiz kaldıkça, en güçlü söylemler bile güven üretmekte yetersiz kalır. İdeale bağlı kadro, yalnızca inancını dile getiren değil, üstlendiği işi ehliyetle yapan ve hesabını verebilen kadrodur.

Atatürk, İzmir İktisat Kongresi’ni açarken “Ve böyle bir devirde, böyle bir tarihte en büyük makam, en büyük hak çalışkanlara ait olacaktır” der. Emeği ve çalışmayı yücelten bu söz, liyakate dayalı bir siyaset anlayışı için de yol göstericidir. Görevlendirmelerde kişinin bilgisi, yeteneği ve ortaya koyduğu emek esas alınmalıdır. Makamlar, kişisel yakınlıkların ödülü hâline getirilemez. Bir partinin köklü veya seçim kazanabilir olması, kendi içindeki görevlendirmelerde ve yönettiği kurumlarda bu sorumluluğu azaltmaz. Yurttaşın işe girmesi ve kamu hizmetine ulaşması, bir siyasal çevreye yakınlığına bağlı hâle geldiğinde toplumsal güven örselenir.

Bu nedenle ahlaki yenilenme, iyi insanlardan oluşan bir yönetim kurma temennisinin ötesine geçmelidir. Görevlendirme ölçütlerinin açıklanması, kaynak kullanımının izlenebilmesi, çıkar çatışmalarının önlenmesi ve eleştirilerin karşılık bulacağı kanalların kurulması gerekir. İddialar karşısında hem adil incelemeyi hem de hesap verebilirliği savunabilen bir tutum geliştirilmelidir. Ne yakınlık, yanlışın örtülmesine gerekçe yapılmalı ne de doğrulanmamış suçlamalar kişilerin peşinen mahkûm edilmesine dönüştürülmelidir.

Örgütsel yenilenmenin toplumsal karşılığı ise ekonomi programında görülecektir. Karma ekonomi anlayışı, kamu ile özel sektörün varlığını yan yana saymakla açıklanamaz. Üretimin nasıl artırılacağı, ortaya çıkan refahın nasıl paylaşılacağı ve temel hizmetlere erişimin nasıl güvenceye alınacağı gösterilmelidir. Kamunun stratejik alanlardaki sorumluluğu, girişim özgürlüğüyle ve etkili denetimle birlikte düşünülmelidir. Planlama; eğitimden tarıma, sanayiden barınmaya uzanan ihtiyaçları birbirine bağlayan, sonuçları ölçülebilen bir yönetim yaklaşımı hâline gelmelidir.

Bağımsızlık ve kalkınma hedefleri de yurttaşın gündelik hayatında anlam kazanır. Üretebilen bir ülke, emeğinin karşılığını alabilen insanlarla güçlenir. Nitelikli eğitim, bilimsel düşünce, kadınların toplumsal hayata eşit katılımı ve gençlerin gelecek kurabilmesi bu hedefin ayrılmaz parçalarıdır. Cumhuriyet’in çağdaşlaşma iddiasına bağlılık, geçmişi anmanın yanında, bugünün eşitsizliklerine somut çözümler geliştirme sorumluluğunu da taşır. Halkçılık, halk adına konuşmanın ötesinde, halkın kararların oluşumuna katılabilmesidir.

CHP, kendi içinde bu anlayışı yerleştirdiği ölçüde daha geniş bir demokratik dönüşüme öncülük edebilir. Bunun gücü, topluma verilen sözle örgütte yaşanan gerçek arasındaki mesafenin kapanmasından doğar. Kendi yöneticisine soru sorabilen üye, kamu yöneticisinden hesap isteyen yurttaşlık kültürünü de besler. Kendi hatasını düzelten parti, devletin yanlışlarını düzeltme iddiasını daha inandırıcı biçimde savunur. Böyle bir örneğin etkisi, partinin sınırlarını aşarak siyasal hayatın tamamında daha yüksek bir standart talebini güçlendirebilir.

İktidar hedefi kuşkusuz önemlidir; ancak bu hedefin içini hangi yönetim ahlakının dolduracağı bugünden belli olmalıdır. Türkiye’nin ihtiyacı, yurttaşın itibarını koruyan, emeğe değer veren, farklı düşünceleri dinleyen ve kamu gücünü ortak yarara bağlı tutan bir siyasal iradedir. CHP’nin tarihsel birikimi, böyle bir iradeye sorumluluk yükler. Bu sorumluluk, kendi içindeki ayrıcalıklara dokunmayı ve alışılmış rahatlıkları sorgulamayı da gerektirir.

Çiçeklerin açabilmesi için toprağın birkaç kişinin tasarrufundan çıkması gerekir. Düşüncelerin yarışabilmesi için de insanların korkmadan konuşabildiği bir ortam kurulmalıdır. Yenilenme, bu imkânı yaratma cesaretiyle başlayacaktır. CHP’nin topluma verebileceği en güçlü güvence, savunduğu değerleri kendi hayatında gerçekleştirmesidir. Çünkü ülkeye umut olmanın yolu, önce o umudu hak eden bir siyaset kurmaktan geçer.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

Adana'nın Sesini Dünya'ya duyuruyoruz